Zamanın Değeri

Büyükşehirlerde zamanımızın hiç bir değeri kalmadı. Saat 9’daki işin için en geç 6:00’da kalmak zorundasın. Ki o da ucu ucuna yetişebilmek için. Her yer bir koşturma. Her yer bir telaş. Zamanı kullanamıyoruz. Kullanmak istesek de kullandırmıyorlar.

Evden çıkıyorsun. Servise yürüyorsun. Yürürken kaldırımlar insanlarla dolu. İnsanlara çarpa çarpa servise ulaşsan bile tüm yollarda trafik. Eğer 1 saatlik yolculuk sonrası işe ulaşabiliyorsak kendimizi şanslı sayıyoruz. Velev ki servis değil de Metrobüs gibi bir ilkel icat ile (ki orjininde kendisi Hollanda’dan ithal çok güzel bir araç olmasına rağmen) ulaşmak zorundaysak vay halimize. Balık konservesinden hiç bir farkımız kalmıyor. Sırtında 3 kişi taşıyan kendisini şanslı sayabilir bence.

15 milyon insanla beraber yaşıyoruz. Her ne kadar bireysel olarak kendimizi yalnız saysak da 15 milyondan birisiyiz. Tamı tamına 15 milyon kişi. Yunanistan’ın 1,5 katı, Bulgaristanın 2 katı, Gürcistan’ın tam 5 katı. Yalnız şöyle bir durum var. İstanbul bir şehir ve sadece yüzölçümü 1.539km². Kilometrekareye tamı tamına 9941 insan düşüyor. Örneklemek gerekirse ortalama bir oda da (10 m² olduğunu varsayıyorum) yaklaşık olarak 10 kişinin bulunuyor. Bu çok dehşet bir rakam. Odanın bir ucundan ucuna geçmek ne kadar büyük bir zaman kaybıysa işte bu şehirde yaşamak bu kadar büyük bir zaman kaybı.

Zaman geçiyor ve biz bunun farkında değiliz. Her sabah yeni bir şans, yeni bir hayat ama biz her sabah akşamı ve sonrasında gece ölmeyi bekliyoruz. Sadece beklemek ile yetinmiyoruz. İstiyoruz. Yelkovanın defalarca akrebi ezip geçmesini istiyoruz. Güneşin tepeye çıktığından daha hızlı yerin dibine girmesini istiyoruz.

Kısacası bir zamanı değil ölmeyi istiyoruz.